Senin Çocuk Kral da Bizim Çocuk Hamal mı?

(Hikâye)

Bugün arkadaşım beni aradı ve akşam evine davet etti. Hayır diyemedim. Madem ille de gel diyor, erken gideyim bari diyerek,  düştüm yollara. Evinin önüne geldiğimde, kapının önünde gördüğüm ayakkabı kalabalığı beni şaşkına çevirmişti. Acaba başında bir iş mi var diye telaşlanıp, art arda zile bastım. Kapıyı açan arkadaşımın gözlerine kaygıyla baktım. Ayakkabılardan dolayı kaygılandığımı anlayan arkadaşım, mutfağa geç dedi. Mutfağa geçtim, “Neler oluyor?” diye sordum. Hiç sorma altın günü yapıyoruz deyince şoke oldum.

Arkadaşım akademisyendi ve bu taraklarda bezi olmayan bir kadındı. Beni aldı bir gülme krizi. O da mahcup bir şekilde gülümsedi. “Manyak manyak gülme bak, dalganın sırası değil!” dedi ve bir yandan pasta tabaklarını hazırlamaya koyuldu. Elime düşmüştü bir kere!

“Sen hasta mısın arkadaş, ne işin var senin altın günüyle? Çalışan bir kadınsın, kapı kapı gün mü gezeceksin?” dedim.

Komşuları duymasın diye, sessizce kulağıma fısıldadı. Bu hali mahcup bir çocuğu andırıyordu. “Param yok ve bu ay paraya çok ihtiyacım var. İlk altın gününü bana vereceklerini söylediler. Biriken borcu hafifletmeye yarayacak diye tamam dedim. Onların sırası geldiğinde ben gitmeyip altınlarını göndereceğim. Hem ben sana akşam gel dedim, niye erken geldin ki?” Deyip, pasta tabaklarını aldı ve içeri geçti.

Tarifi imkânsız bir sızı yüreğimin orta yerine çöktü. Memleketin haline bak be! Ne hale gelmişiz? Ülkede bilim insanlarının açlığa terk edilmesi, hırsızların ise köşe başlarını tutup, patron olabilecekleri hiç aklıma gelmezdi. Zaten ben bir yazarım, oldum olası kıt kanaat yaşarım. Umurumda olmaz bu durum. Ama arkadaşım içli bir kadındı ve sıkıntılarını içine atardı.

Kederden sıyrılıp, iki tabak kaptığımla fırladım misafir odasına. İçerde en az yirmi kadın, üç de çocuk vardı. Tüm ikramlar yapıldı, kahve faslına geçildi.

Altın gününe gelen konukları, çaktırmadan gözlemlemeye, onların vücut dillerinden nasıl karaktere sahip olduklarını çözmeye çalıştım ki, övünmek gibi olmasın, ilk gördüğüm insanın aklının dibini anında çözerim. En büyük özelliğimde zayıf yanlarını anlama yetimdir. Her neyse konuyu çok fazla uzatmayım, konukların çoğu, Jetgillerden ( sosyete takımı) Görgüsüzler ailesinin birer ferdi gibi duruyorlardı. Muhabbetleri de kendilerini ele veriyordu. En lüks otomobillerinden, hangi kuyumcunun altınlarının son moda olduğundan, gittikleri ülkeden aldıkları kıyafetlerden bahsediyorlar, adeta zenginlik yarışına girmişçesine, birbirlerine üstünlük kurmaya çalışıyorlardı. Ama içlerinden birisi vardı ki, akıllara zarar! Bir de yanında, altı yaşlarında bir erkek çocuğu. Düz duvara tırmananlardan! Diğer iki çocuğa sataşıyor, çocuk akıllı dursun diye;  “Aman sen ne tatlısın böyle! Abi olmuşsun, hadi otur akıllı akıllı.” diyen, diğer çocuğun annesine; “Sen sus!” diye çıkıştı yaramaz çocuk. Kadına yüzünü buruşturmuş, yumruğunu sıkıyordu.

Çocuğun babaannesi oralı bile değildi. Pişkin pişkin sırıttı. “Böyle işte efelenir benim oğlan!” diyerek, Erkek adamlığından dem vuruyordu. Eee, ataerkil toplumun fallus üstünlüğü her ortamda olmalıydı!

Çocuk koşturmaktan ve kuru gürültü çıkarmaktan ter içinde kalmıştı. Babaannesi çantasından çıkardığı işlemeli havluyu, terini çeksin diye sırtına bastı ve internet oyunu oynasın diye çantasından pahalı bir ipad çıkardı. Diğer çocuklarda, ipad’i görünce sivrisinek gibi vızıldanmaya, biz de oynayalım demeye başladılar. Verir mi velet? Vermediği gibi, elindeki ipad’i çocukların kafasına geçirdi.

“Şşt çocuk! Ne vuruyorsun kardeş ama o!” diyen kız çocuğunun annesine dil çıkaran yaramaz çocuk, ipad’i babaannesinin oturduğu koltuğa fırlattı ve mutfağa koştu. Babaanne oralı değil, diğer kadınlarla İngiltere’den aldığı ekose kumaşın ekosesine dili dönmeyip; “Kroşe kumaş aldım İngiltere’den, ayol, orada birbirinden güzel kaliteli kumaşlar var!” diye övgüler yağdırıyordu.

Ben gülmemek için çaktırmadan mutfağa geçtim. Çocuk masanın üzerinde duran su şişesini kaptı ve başına dikti. Arkadaşımın köpeği badem, balkondan mutfağa geçtiği an, çocuk tekme savurdu. Köpeğin öyle bir canı yandı ki, acı acı bağırarak, korkuyla balkona kaçtı. Sinirden elim ayağım titremeye başladı.

İnsanı delirtmeye yönelik ebeveyn icadı ile göz gözeydik artık.  Ben gözümü, gözüne diktim, uzun bir süre baktım. İlk önce bana şımarık tavırlarda bakan çocuk, baktı ki benim gözlerim gözünde sabit, tedirgin olmaya başladı ve yanımdan hızla uzaklaşacağı an, mutfağın kapısını kapattım. İkimiz kaldık baş başa.  Anladı ki karşısında sinirleriyle oynanmış bir kadın var, tedirgin olmaya başladı. Bu çocuk, iyi sözden anlayacak bir çocuk değildi.

Hiç tatlı dille uyarma! Bu veletten elini yıka, çünkü karakter mevta! Dedim kendi kendime.

Adın ne senin? Diye sordum.

Söylemiyorum. Dedi.

Söylemezsen bu odadan çıkamazsın dedim.

Niyeymiş o? Deyip, başka yerlere bakmaya başladı. Kendime inanamıyordum. Hiçbir çocuğa bu kadar tahammülsüzlük göstermemiştim bu güne kadar. Sinir katsayılarım git gide yükseliyordu.

Kaç yaşındasın lan sen hıyar?

Güvenli bölgede olmadığını duyumsayan çocuk, kısık ve endişe dolu bir sesle altı dedi. Gözlerimi gözlerimden çekmiyordum. Adeta taş kesilmişti. Adını söyle bakalım şimdi!

Adım Seçkin!

Sıçkı mı, Seçki mi oğlum, ne mız mız konuşuyorsun anlamıyorum? Dedim.

“Seçkin” dedi, ağlamaklı bir şekilde. Milyonlarca embriyodan seni mi seçmişler lan, niye akıllı durmuyorsun velet? Dedim. “Hadi şimdi içeri geçiyorsun, babaannenin dizinin dibinden kalkmıyorsun! Anladın mı beni? Sesini duymayacağım tamam mı? Yakarım çıranı bak! ipad’ini de kırarım. Ne bu lan? G.tte durmaz flatus gibi…”

“Tamam” dedi ve mutfak kapısından çıkarken bana dil çıkardı. Telaşla babaannesinin yanına sokuldu. Çocuğun tedirginliği herkesin dikkatini çekti. Babaannesi, torununun sıkıştırıldığının farkına vardı mı bilmem ama bana bir ara ters ters baktı. Umurumda değildi doğrusu. Böyle çocuk mu yetiştirilir, bir çocuk sende mi var lan? Çocuğa kundakta öğreteceksin insanca davranmayı!

Kadın koltukta duran ipad’i geri koydu çantasına ve son model bir telefon çıkardı. “Al telefonunu, buradan bak oyunlara.” dedi. Müteahhit karısı ikonu gibiydi. rugan terlik, mantar topuk!, Altı yaşındaki torunun son model telefonu olduğunu göstermeye çalışıyordu.

Dayanamadım; “Çocuğa bu yaşta telefon alınır mı?” diye sordum.

“Ayol niye alınmasın ki, anne, baba, çocuk telefonu bu. Sadece anne ve babasıyla görüşüyor.” dedi. Annesi ve babası sizden ulaşamaz mı? Diye sorunca, hepten bozuldu kadın. Diğer kadınlarda, bu durumun normal olduğunu savundular.

Arkadaşım kahve fincanlarını toplayıp mutfağa geçerken, sus der gibi çaresizce gözlerime baktı. Nasıl bakarsa baksın, umurumda bile değil. Susmayacağım. Madem Jetgilleri başımıza toplayıp, zamanının ve zamanımın içine s.çtın! Yaptıkları hata ise hata derim susmayacağım, dedim içimden.

Yanımda oturan kadın, Yaramaz çocuğun babaannesine; “Bu yıl okula başlayacak mı Seçkin?” diye sordu. Başladılar kolejlerden ve havalı kolej kıyafetlerinin çocuklarına çok yakışacağından bahsetmeye!

Muziplik olsun diye, İçimden birden yalan söylemek geldi.

“Milli Eğitim Bakanlığı tüm okullara beyaz yakayı ve siyah önlüğü zorunlu kıldı. İzlemediniz mi haberleri?” dedim.

Arkadaşım gözüme baktı. İyi bilirdi benim susup, susup, tahammül sınırlarımı aştıklarında beyin reseptörlerimin yandığını ve o an gözümün döndüğünü. Ne yapacağımı kestiremediğimi de iyi bilirdi. Paniğe kapıldı.

Kadınlar beyaz yaka, siyah önlük konusunda sabitlenmişler; “Ay ne banal, ne itici. Ciddi misiniz ayol?” diye söylenmeye başladılar.

Arkadaşım kaş göz yapıp sus demeye çalışsa da devam ettim konuşmaya.

“Ne iyi değil mi? Artık zengin çocuk, fakir çocuk diye işaret konulmuş, trend yedek parçalardan sıyrılıp, tek tip kıyafet giymeleri!”

Kadın adeta sinirden köpürdü. “Ayol kolejdeki çocuklar da forma giyiyor! O tek tip değil mi? Herkese siyah önlük olur mu? Paramızla okuttuğumuz kolejde ne işi var toz toplayan kara önlüğün? Komünist sistem gibi! Laftır o!”

“Niye,  Şirinler köyünün şirinleri de tamamen maviden oluşan çizgi film kahramanları. Hepsi tek tip mavi ile şirin olmadılar mı? Bu bağlamda Gargamel olmanıza ne gerek var?” dedim, ama gülme krizinden devamını getiremedim.

Veledin babaannesi, “Şekerim sen bizimle dalga mı geçiyorsun? Çok ayıp.” dedi sert bir tonla. Diğerleri de; “Aaaa bu kadarı da yani! Gargamel diyor bize… Cık, cık, cık…”

Arkadaşım; ortalığı yatıştırmak için “Şaka yapıyor, espri o espri!” diyordu.

Arkadaşımın durumu kurtarma çabasını kınamıyorum, o işin altın kısmındaydı.

Ben kendimi gülme krizinden kurtardıktan sonra konuşmaya devam ettim.

“Sadece siyah önlük değil, ayakkabılar da tek tip olacakmış. Ne güzel değil mi? Bu yoksul, bu zengin diye, ayakkabının kalitesine göre de belirlenemeyecek, kriter, paranın üstünlüğü değil, zekanın üstünlüğü olacak. İşte o zaman kim seçki, kim sıçkı belli olur, değil mi ama?  Mazlum çocukların alnına da dışlanmışlığın alametifarikası yapıştırılamayacak. Sizin çocuğunuz kralda, köylerde kentlerde, en ücra köşelerde okuma aşkıyla yanıp, kar kış demeyip, yırtık ayakkabılarla, okula koşturan çocuklar hamal mı? Hı, hamal mı? Hadi hamal deyin.”

Kimse de ses yok!..

Sessizliği köşede oturan şişman kadın bozdu.

“Biz altınlarımızı verelim. Çok geç oldu, yavaş yavaş kalkalım.” dedi, sinirle ve çantasını açıp, sehpaya yarım altını koydu. Diğerleri de koydu altınları Hızla toparlanıp, evden çıktılar.

Arkadaşım kapı da herkesi yolcu ederken kim bilir nasıl mahcup!

Ben salondan uğurladım ama kendi kendime oldu bu iş! Çünkü kimse yüzüme bakmadı. Herkes salondan çıkınca koltuğa boylu boyuna uzandım. Velet koltukta telefonunu unutmuş, koşarak içeri girdi ve telefonu alırken dil çıkardı bana. Aynı anda ben de dil çıkardım ona ve karşılıklı dil selamı verdik birbirimize…

Belli ki herkes gitmişti. Arkadaşımın koridordan sesi geliyordu. Neredesin sen ağzına t.kürdüğüm” diyerek, elinde iki bira içeri girdi.

“Hadi siyah önlüğü anladık da tek tip ayakkabı nereden geldi aklına?” diyerek, kahkaha attı.

“Çocukluğumdan kalma domuz burunlu ayakkabı anım var. İçimde hep yara. Bana erkek gibi küfür etmeyi ve tekmenin hasını atmayı öğreten piç bir ayakkabıydı.” dedim.

“Ayakkabının piçi mi olur?” dedi.

“Her tarafı farklı dikiş suni deri olunca piçleşmiş olmuyor mu?” dedim. Sürekli gülüyor; “Ne olur anlat bana domuz burunlu ayakkabıyı.” diyordu.

“Yok, anlatamam” dedim ve sehpada duran altınları anlık kurla hesaplamaya başladık.

Ayça Öztorun

Şair-Yazar

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.